05-İlk Mürid – Hz Adem

İLK MUTASAVVIF: HZ. ÂDEM SAFİYULLAH (a.s.)

Kendi sözlerini, Rabbi’nin sözleri ile değiştiren ilk kişi insanlığın atası olan Âdem Aleyhisselamdır. İlk mutasavvıf Hz. Âdem Efendimiz ile eşi Hz. Havva, Cennet’te yaşarlarken, İblis, kendilerini aldatmış ve Cennet’ten çıkartılarak dünyada yaşamak zorunda kalmalarına sebep olmuştur.

Hz. Âdem Efendimiz, işlemiş olduğu zelleden dolayı tüm varlığı ile pişmanlığa gark olmuş, yıllarca dünyanın bir köşesinde kanlı gözyaşları dökmüştür. Hz. Havva da Hz. Âdem gibi farklı bir yerde ağlaya ağlaya ve ne yapacağını bilmez bir şekilde yaşam mücadelesi vermiştir. Kendilerinin bu haldeyken yaptıkları duaları meşhurdur ve Kuran-ı Kerim’deki en güzel peygamber dualarından biridir:

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ

“Kale rabbena zalemna enfusena ve il lem tağfir lena ve terhamna lenekunenne minel hasirîn.”

“(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”(A’raf Suresi, 23.Ayet)

 

Affedilmek için Cenab-ı Hakk’a iltica eden Hz. Âdem, bir vakit, kendi lisânı ile ettiği duaları bir kenara bırakmış, Rabbinden (vahyen) aldığı kelimelerle, kendisine yönelmiştir. Tövbeleri kabul eden ve bağışlayan Yüce Rabbimiz, kendisinin samimi tövbesini kabul etmiş, her ikisini de affetmiştir:

فَتَلَقّٰى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ

“Fe telekka ademu mir rabbihi kelimatin fe tabe aleyh, innehu huvet tevvabur rahîm.”

Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.(Bakara Suresi, 37. Ayet)

Hz. Âdem Efendimizin yaratıldıktan kısa bir zaman sonra, kendisinden beklenmeyecek bir hata yapmasına ve bundan dolayı ceza almasına sebep olan İblis’i böyle davranmaya iten sebepler nelerdi ve Hz. Âdem ile eşini aldatmayı nasıl başarmıştı? Bu soruların cevaplarının konumuzla çok yakından ilgili olduğunu belirtmek istiyoruz.

Bu nedenle, tüm insanlığı yakından ilgilendiren ve başta Kur’an-ı Kerim ve hadisler olmak üzere, kaynaklarda anlatılan bu vakıaya, Kutbüzzaman Seyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin gönül sohbetlerinde verdiği ruhani ve keşfi bilgiler ışığında değinmek istiyoruz. Şöyle ki;

Hz. Âdem yaratılmadan önceki zamanlarda, hepimizin Şeytan olarak bildiği İblis veya o âlemdeki ismiyle Azâzîl, Rabbimizin kullukta zirveye ulaşmış kuluydu. Kutupluk tacı kendisine giydirilmişti. Allah’ın bildiği uzun zamanlar boyunca, gerçek bir kul olarak yaşadığı için bu yüce makamın sahibi olmuştu. Her ne kadar yaratılışça meleklerden farklı bir hilkatte olsa da, meleklerden daha ileri dereceye ulaşmış, Rabbimizin en yüce kulu olma payesi kendisine verilmişti. Melekler, cinler ve hatta diğer akıl sahibi varlıkların da elçisi ve önderi kılınmıştı.

En büyük sır ve emanet olan, “İsm-i Azam”, yani “En büyük İsim” yalnızca, kendisine öğretilmişti. Yüce Rabbimizin hakikatler hakikati olan bu özel ismi, bütün varlığı ilgilendiren bir sırdı, varlığın ve mahlûkatın kaderiydi. Aynı zamanda, bütün kapıları açan bir anahtar, zorlukları çözen bir kudret ve en yüce bilgi olarak, kendisine açıklanmakla, ilim, izzet ve şeref bakımından en üstün varlık haline gelmişti.

İşte bu ilahi sırrın taşıyıcısı olarak yaşamına devam eden, sır sahibi Azâzîl, bir gün diğer meleklerle birlikte ve hiç beklenmedik bir şekilde, bir imtihana tabi tutuldu.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’ımız, melekleri ve yüce kullarını huzuruna çağırarak, onlara, yeryüzünde kendi kudsi ruhundan üfleyip hayat vereceği bir halife yaratacağını haber verdi. Ayrıca, halifesine secde edilmesi için emir vereceğini ve emir üzerine yalnızca bir kişi hariç hepsinin derhal secdeye kapanacağını bildirdi.

 

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّٖى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَلٖيفَةً قَالُوا اَتَجْعَلُ فٖيهَا مَنْ يُفْسِدُ فٖيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ اِنّٖى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

“Ve iz kale rabbuke lil melaiketi inni cailun fil erdi halifeh, kalu e tec’alu fiha mey yufsidu fiha ve yesfikud dima’, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek, kale inni a’lemu ma la ta’lemûn.”

“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.”(Bakara Suresi, 30. Ayet)

Bu haberi duyan melekler, bu halifenin yaratılışına neden gerek duyulduğunu bir an idrak edemeyip itirazda bulundular. Bunun üzerine, Yüce Rabbimiz meleklere, bunu idrak etmelerinin mümkün olmadığını belirtti.

Bu gelişmelerden dolayı melekleri büyük bir endişe ve korku kapladı. Hepsi de secde emrine karşı gelip asi olacak o kişinin kendisi olmasından korkuyordu. Çünkü kimse kendinden emin değildi ve o kişi olmayacaklarına dair ellerinde bir belge de yoktu. Hiçbir şey bilmiyorlardı bu konuda. Bu nedenle, endişe ve korku ile duaya etmeye ve beklemeye başladılar.

Bu arada, akıllarına, hocaları olan Azâzîl’e müracaat edip duasını almak geldi. Sır ve makam sahibi hocalarının dua etmesi halinde, o talihsiz kişinin kendileri olmamasının mümkün olacağını düşünmüşlerdi.

İblis, kendisine gelen meleklere, çok samimi bir şekilde dua etti ve o kişi olmamaları için, hepsini tek tek zikrederek Rabbimize niyazda bulundu. Ancak, bu esnada, hayatındaki ilk büyük hatayı yaptı; tüm melekler için dua ettiği halde kendisi için dua etmedi, o kişi olmamak için Rabbine yakarıp sığınmadı.

Çünkü kendisinin o kişi olacağına hiç ihtimal vermiyor, bulunduğu makamın ebedi sahibi olduğunu ve kendisinin bahsedilen secde emrinden muaf tutulacağını düşünüyordu. İlmi ve makamının yüksekliğinden kaynaklanan emniyet duygusu, bir anlık gafletle, kendini beğenmişliğe dönüştü. Bu hal, maneviyatının azalmasına yol açan olayların ilki oldu. Azâzîl, basiretinin bağlandığının ve maneviyatının zayıflamaya ve gerçekten uzaklaşmaya başladığının farkına varamadı.

Beklenen zaman gelince, Yüce Rabbimiz, haber verdiği halifenin yaratılış emrini verdi. Hz. Âdem’in mübarek bedeninin hamuru ve mayası olmak üzere, yeryüzünün farklı bölgelerinden topraklar getirtilmesini emretti. Özel bir şekilde toplanmış olan topraklar, karılıp karıştırıldı ve su ile cıvıklaşmış balçık haline getirildi. Büyük melekler, Rabbimizin emri ve gözetimi altında, iradelerine uygun olarak, Hz. Âdem’in gövdesini inşa ve tasvir ettiler.

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin keşif ve müşâhedelerine göre, sıra mübarek başının yaratılmasına gelince, melekler değil, bizzat Yüce Allah, kendi iki eliyle Hz. Âdem’in başını tasvir etti ve gövdesiyle birleştirdi (Allah) Dedi ki: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?” (Sad Suresi, 75. Ayet). Bu arada, “Letaif” denilen ruhun latifelerini de gövde ile birleştirmiş olduğu baştan başlayarak gövdedeki yerlerine yerleştirdi ve düzenledi. Her birine vahyedeceğini vahyetti, hikmet ve kudretiyle Arşullah olan kalbini yarattı.

Hz. Âdem’in bedeni bu şekilde tasvir edildikten sonra, Kâbe’nin olduğu mevkide, kurutma işlemine başlandı. 40 yıl süren bu işlem sonunda, bedeni, “pişmiş kiremit”, Kuran-ı Kerim’deki tabirle, “kelfehhar” (Rahman Suresi, 14) haline getirildi.

Hz. Âdem aleyhisselamın mübarek bedeninin Kâbe’de kurutulduğu bir gün, İblis ve melekler kendisini ziyarete geldiler. İblis, merak ettiği bu yeni varlığın vücuduna sirayet edip bedeninde dolaşmaya başladı. Yakından muayene ederek tanımaya çalıştığı halifenin, özellikle topraktan yaratılması ve oldukça küçük bir bedene sahip olması dikkatinden kaçmadı.

Kurutma işlemi bitince, meleklere emir verildi ve heykel şekline gelmiş olan halifenin bedeni ilahi âleme çıkartıldı.

Allahü Teâlâ Hazretleri, huzuruna çıkartılan ve halifesi olacak beşere, kendi Kudsi Ruhunu nefhetti (üfledi). İlahi nefha (nefes) ağzından vücuda üflenince, Hz. Âdem aksırdı, sonra yavaşça doğrulup ayağa kalktı ve mucizevî bir şekilde hayat bulup yaşamaya başladı.

Allah, Rahmân suretinde yarattığı ve Kudsi Ruhuyla hayat verdiği Hz. Âdem’e hitapta bulundu ve bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra da Hz. Âdem’e öğrettiği bu isimleri açıklamaları için meleklere emir verdi:

 

وَعَلَّمَ ادَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلءِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنى بِاَسْمَاءِ هؤُلَاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقينَ

“Ve alleme ademel esmae külleha sümme aradahüm alel melaiketi fe kale embiuni bi esmai haülai in küntüm sadikiyn.”

Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin dedi.(Bakara Suresi, 31. Ayet)

Kutbüzzaman Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, müşâhede ve mükâşefeye dayalı ledünni bilgileriyle bu ânın detaylarını şöyle anlatmışlardır:

Melekler, bu emir verilince, kendisini tesbih ettikten sonra, bu isimleri bilmediklerini ve kendilerine öğretilmediği takdirde de bilmelerinin mümkün olmadığını ifade ettiler. “Ey Rabbimiz! Âlim ve hâkim ancak Sen’sin”, diyerek acziyetlerini dile getirdiler:

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

“Kalu subhaneke la ilme lena illa ma allemtena, inneke entel alimul hakîm.”

Melekler,Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.(Bakara Suresi, 32. Ayet)

Bunun üzerine, Allahü Teâlâ Hazretleri, Hz. Âdem’e, isimleri açıklamasını emretti. Hz. Âdem aleyhisselam da, Allah’ın kudsi ruhuyla ve kendisine yüklenmiş sonsuz ilimle, bunları melekler meclisine açıkladı.

قَالَ يَا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَائِهِمْ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّٖى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

“Kale ya ademu embi’hum bi esmaihim, felemma embeehum bi esmaihim kale e lem ekul lekum inni a’lemu ğaybes semavati vel erdi ve a’lemu ma tubdune ve ma kuntum tektumûn.”

“(Bunun üzerine:) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.”(Bakara Suresi, 33. Ayet)

Hz. Âdem Efendimizin, isimleri meleklere açıklaması, uzun süren bir konuşma, bir sohbet şeklinde gerçekleşti. Allah’ın Halifesi olarak yaratılmış bulunan Hz. Âdem, meleklere öylesine etkili, derin ve bilgi dolu bir konuşma yaptı ki, melekler hayrette kaldılar.

Hz. Âdem, kendilerine hiç bilmedikleri konular hakkında bilgiler vermiş, ezel ve ebed çizgisinde yaşanmış ve yaşanacak hadiseleri bildirmiş, birtakım Ulûhiyet ve Rubûbiyet (İlahlık ve Rablık) sırlarını açıklamıştı. Hz. Âdemin konuşmasında anlattığı konular başlıca şöyleydi:

Hz. Âdem, meleklere, kendisini hiç görmedikleri Rabbimizle ilgili bilgiler verdi ve onlara, “altın ilim”den (varlıklar yaratılmadan önceki zamanda Rabbimiz ve diğer keyfiyet hakkındaki sırları içeren ilim) bahsetti. Varlığın yaratılış sebebine ve başlangıcına dair açıklamalar yaptı. Allah’ın varlığı, yüzünün nurundan yaratmaya başladığını, bu nurun ilk başta dörde bölünüp ilk üç parçadan Arş, Levh-i Mahfuz ve Kalem’in yaratıldığını, son parçanın ise tekrar dörde bölünüp ve bunlardan da yeni yeni varlıklar yaratıldığını ve bu sürecin kendisinin yaratılmasına kadar devam ettiğini anlattı.

Hz. Âdem Efendimiz, kendilerine, Din Gününe, Kıyamet’e ve Ahiret’e kadar ki süreç hakkında da bilgiler verdi. Kıyamete kadar yaratılacak tüm varlıkları ve yaşanacak tüm olayları, gizlenmesi gereken bilgileri gizleyerek, bildirdi. Bu arada kendi yaratılışının hikmetlerine ve hayatına da değindi; onlara, Cennet hayatından, Cennetten çıkarılıp Dünyada yaşamak zorunda kalacağından ve insanlık denilen topluluğun babası olacağından bahsetti.

Onlara, bilhassa, kendi neslinden gelecek peygamberler ve veliler olacağını söyledi. Bunlardan çok özel olan bazılarının isimlerini onlara açıkladı. Allah’ın anlatmasını istediği ve meleklerin bilemediği isimler, işte bu kutlu insanlardı, bu yüce insanların isimleriydi.

Zira Hz. Âdem’e varlık denilen, yaratılmış her şeyin, ne olursa olsun hepsinin ismi öğretilmişti ama melekler de bunları bir ölçüde biliyordu. Onların bilemediği isimler, eşyaların ve şeylerin isimleri değil, işte bu yüce insanların isimleriydi. Bu isimler içinde de, sır ve hikmetlerini açıklamadan 14 yüce ismin en yüce isimleri teşkil ettiğini ve bunları bilmenin büyük bir sır olduğunu bildirdi.

Hz. Âdem Efendimizin, isimleri açıkladığı konuşmasında, “İsm-i Azam” denilen en büyük sırrı da bildiğini melekler anladılar. O zamana dek, sadece İblis’e öğretilmiş olan bu büyük sır, kendisine de öğretilmişti. Esasen, bu konuşmayı da, bu sırrın gücü ve bereketiyle yapıyordu.

Bu arada, meleklerle birlikte Hz. Âdem’i dinlemekte olan İblis, sadece kendisinin bildiği bu sırrın Hz. Âdem’e öğretilmiş olduğunu görünce, son derece şaşırdı ve tabiri caizse, nutku tutuldu. Kendisinin binlerce yıllık çalışması sonunda öğrenebildiği bu sır, yeni yaratılan ve oldukça küçük bir varlık olan bir insana öğretilmişti?!. Ayrıca, niye öğretilmişti, buna gerek var mıydı ve Allah’ın adaleti bu muydu?!. İblis, aklında ve gönlünde oluşan bu ve benzeri sorulara bir türlü doğru cevaplar veremiyordu.

Yaptığı sohbet ve verdiği bilgilerle, İblis’in iyiden iyiye kafasını karıştıran Hz. Âdem, meleklere, ahir zamandan ve bu zamanda yaşanacak hadiselerden de bahsetti. Din Günü de denilen ve Büyük Kıyamet öncesinde dünyada yaşanacak olan bu zaman diliminde, Hakk ve Batıl’ın mücadele edeceğini ve karşı karşıya gelecek torunlarından iyi olanların galip gelip yeryüzüne mirasçı olacaklarını haber verdi. Bundan sonra, insanlığın bir süre huzur içinde yaşayacağını, sonra kötülerin tekrar kuvvetlenip azgınlaşmaya başlayacaklarını, Beklenen Büyük Kıyamet’in de bu azgın insanların üzerine kopacağını açıkladı.

Hz. Âdem aleyhisselamın varlığın başlangıcından büyük kıyamete kadar ki zamana ve yaşanacaklara dair ruhani ve kudsi sohbeti bittiğinde, melekler, Rabbimize itiraz etmekte ne kadar haksız olduklarını idrak ettiler.

Bu kudsi sohbet bitince, hikmetinden sual olunmayan Rabbimiz, yüce kulları ve meleklerine “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim dememiş miydim?” buyurdu ve “Âdem için secde edin” emri verdi!.

Derhal, Hz. İsrafil ve Hz. Cebrail başta olmak üzere tüm melekler secdeye kapandı. Ancak, bu emir üzerine, sadece, İblis secde etmedi. Yaşananlara bir anlam veremediği, kendisi için secde emri verilen insanın yaratılışına ve yapısına takılıp secde emrini vereni unuttuğu ve kibirlendiği için secde edenlerden olmadı:

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُوا اِلَّا اِبْلٖيسَ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرٖينَ

“Ve iz kulna lil melaiketiscudu li ademe fe secedu illa iblis, eba vestekbera ve kane minel kâfirîn.”

“Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem’e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.” (Bakara Suresi, 34. Ayet)

Hz. Âdem Efendimiz, meleklerin secdesinden sonraki süreçte ilahi âlemde yaşamaya devam etti. Âlemlerin Rabbi olan Allah, bir süre sonra, Hz. Âdem’in bedeninden Havva validemizi yarattı ve eş olarak kendisine nikâhladı. Bu mukaddes çifte, Cennet’te ebedi olarak ve diledikleri gibi yaşama nimeti bahşetti. Bununla birlikte kendilerinden, yalnızca bir şeyi yapmamalarını istedi (ki, bu, kendisi için değil, Hz. Âdem ve Havva’nın iyiliği içindi):

وَقُلْنَا يَا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمٖينَ

“Ve kulna ya ademuskun ente ve zevcukel cennete ve kula minha rağaden haysu şi’tuma, ve la takraba hazihiş şecerate fe tekuna minez zalimîn.”

Dedik ki: Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.(Bakara Suresi, 35. Ayet)

O ağaç, Âdem Babamız ve Havva Annemizin kendisinden uzak durmaları gereken bir imtihan aracıydı. Bu imtihan sırrını, onlardan önce, iyice kavramış olan İblis, bunu bir fırsat bildi. Çünkü Hz. Âdem aleyhisselamı ve eşini, Allah’ın huzurundan kovulmasının sorumluları bilerek, kendisinin düşmanları ilân etmişti. Bu nedenle, onları aldatıp bulundukları makamdan düşürmek ve güyâ, değersiz ve zayıf varlıklar olduğunu ispatlamak için, onlara vesvese vermeye başladı:

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِىَ لَهُمَا مَا وُرِىَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰیكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰـذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدٖينَ

“Fe vesvese lehumeş şeytanu li yubdiye lehuma mavuriye anhuma min sev’atihima ve kale ma nehakuma rabbukuma an hazihiş şecerati illa en tekuna melekeyni ev tekuna minel halidîn.”

Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi.(A’raf Suresi, 20. Ayet)

Şeytan, verdiği vesveseler ve söylediği yalanlarla, yalanın ne olduğunu bilmeyen Hz. Havva’yı ve bilahare Hz. Âdem’i kandırdı ve kendilerine yasak edilen ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Onların bu ağaçtan yemeleriyle, ayıp yerlerinin birbirlerine açılacağını ve Allah’ın huzurunda utanacaklarını da biliyordu. Bu nedenle onları kandırdı ve zor bir duruma düşürdü:

 

فَدَلّٰیهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادٰیهُمَا رَبُّهُمَا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبٖينٌ

“Fe dellahuma bi ğurur, fe lemma zakaş şecerate bedet lehuma sev’atuhuma ve tafika yahsifani aleyhima miv verakil cenneh, ve nadahuma rabbuhuma e lem enhekuma an tilkumeş şecerati ve ekul lekuma inneş şeytane lekuma aduvvum mubîn.”

Onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye seslendi.(A’raf Suresi, 22. Ayet)

Şeytan, son derece kurnazca yalanlar ileri sürerek kendilerini kandırmış ve yasak olan ağacın meyvesinden onlara tattırmıştı. Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri mânâ âleminde, o ânı görmüş ve olayın nasıl gerçekleştiğini şöyle bildirmiştir.

Hz. Havva ile Hz. Âdem’in yanına kadar gelmek ve onları denemek için kendisine izin verilen Şeytan, Hz. Âdem’in,  Hz. Havva’nın kucağına başını koyup uyuduğunu gördü ve Hz. Havva ile konuşmaya başladı. Yalanın ne olduğunu bilmeyen Hz. Havva’ya, son derece mantıklı görünen ama yalan olan bilgiler verdi, gerekçeler uydurdu ve neticede, yasak ağaçtan yemeye onu ikna etti. O sırada Hz. Âdem, uyuduğu için Şeytanın geldiğinden haberi yoktu ve konuşulanları da, tabii olarak, duymuyordu. Ağaçtan meyve alıp yemeye başlayan Hz. Havva, kendisi gibi yemesi için Hz. Âdem’i uyandırdı ve O’na da uzattı.

Hz. Âdem de uyku mahmurluğunda kendisine uzatılan meyveden ısırıp yemeye başladı. Ne olduğunu ve hangi Cennet ürününü yediğini bir anda anlamayan Hz. Âdem, kendi ve eşinin avret yerlerinin açılmasıyla ve Şeytanı da karşısında görünce, olayları anladı. Bir anlık gafleti sonucunda yaptığı hatayı fark etmişti ama iş işten geçmişti. Derhal eşiyle birlikte, Cennet yapraklarıyla, açılan üzerlerini örtmeye çalıştılar. Şeytan, Hz. Âdem ve eşine apaçık düşmanları olarak, ilk zararı böyle verdi, onları bu şekilde kandırdı.

Netice itibariyle, Şeytan, kurmuş olduğu tuzak ile Anne ve Babamızı kandırmayı başararak, Yüce Rabbimizin kendilerini azarlamasına ve huzurundan çıkarmasına sebep oldu. Kendisiyle birlikte, onlar da, Cennet’ten çıkarılıp ayrı ayrı yeryüzüne indirildiler. Hem uzun yıllar birbirlerinden ayrı kaldılar hem de affedilmek için bağışlanma dilediler. Cennetteki sâfiyane hallerine ve hayatlarına kavuşmak için çırpındılar.

Hz. Âdem ve Havva, Şeytanın üzerlerinden çıkarttığı takva elbiselerini tekrar giymek için hayatları boyunca hem Onunla hem de nefsi emmareleriyle mücadeleye başladılar. Yeryüzünün ilk tasavvuf hareketinin mimarları olarak, sonuçta takva elbiselerini tekrar giymeyi başardılar ve bâki kalan bu gök kubbede, hoş bir sadâ bırakıp Rablerine kavuştular. Selâm onlara ve onların yolunda olan Âdemoğullarına olsun!.

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s