06-M.Sıddık Haşimi Hazretleri

SİLSİLESİ

Kadiri Yolu Silsilesi

1 – Sevgili  Peygamberimiz Hz. Muhammed  (Sav)

2-  Hz. Ali bin Ebu Talib (a.s.)

3-  İmam Hz. Hüseyin (a.s.)

4-  İmam Zeynel Abidin (a.s.)

5-  İmam Muhammed Bakır (a.s.)

6-  İmam Ca’fer-i Sadık (a.s.)

7-  İmam Musa Kazım (a.s.)

8-  İmam Ali er-Rıza (a.s.)

9-  Maruf el-Kerhi (k.s.)

10-Sırrı Sekati (k.s.)

11-Ebul Kasım Cüneyd Bağdadi (k.s.)

12-Ebu Bekir – i Şibli (k.s.)

13-Abdulaziz bin Haris (Temimli) (k.s.)

14-Abdulvahid bin Abdulaziz (Temimli) (k.s.)

15-Ebul- Ferec Muhammed Tarsusi (k.s.)

16-Ebul Hasan-ı Hekari (k.s.)

17-Ebu Said Mahzumi (k.s.)

18-Seyyid Abdülkadir Geylani (k.s.)

19-Seyyid Abdürrezzak bin Abdülkadir Geylani (k.s.)

20-Şerafeddin-i Kıtal (k.s.)

21-Şeyh Abdülvehhab (k.s.)

22-Şeyh Bahaüddin (k.s.)

23-Şeyh Akil (k.s.)

24-Şeyh Şemsüddin-i Sarai (k.s.)

25-Şeyh Birinci Geda Rahman (k.s.)

26-Şeyh Şemsüddin-i Arif (k.s.)

27-Şeyh İkinci Geda Rahman (k.s.)

28-Şeyh Fudayl (k.s.)

29-Şeyh Kemal-i Keytehli (k.s.)

30-Şeyh İskender-i Keytehli (k.s.)

31 -Mevlana İmam Rabbani Ahmed Serhendi (k.s.)

32- Mevlana Muhammed Masum Serhendi (k.s.)

33- Mevlana Muhammed Seyfeddin Serhendi (k.s.)

34- Mevlana Nur Muhammed Bedayuni (k.s.)

35- Mevlana Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)

36- Mevlana Abdullah Dehlevi (k.s.)

37- Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s.)

38- Muhammed Kudsi Bozkıri (k.s.)

39- Mevlana Şeyh Hacı Feyzullah Efendi (k.s.)

40- Mevlana Seyyid Edirneli Muhammed Nuri Efendi (k.s.)

41- Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Efendi (k.s.)

42- Mevlana Şeyh Mahsenli Ali Efendi (k.s.)

43- Kutbüzzaman Muhammed Sıddık Haşimi Efendi (k.s.)

Nakşibendi Yolunun Hz. Ali Efendimizden Gelen Silsilesi

1 – Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.)

2 – Hz. Ali bin Ebu Talib (a.s.)

3 – İmam Hz. Hüseyin (a.s.)

4 – İmam Zeynel Abidin (a.s.)

5 – İmam Muhammed Bâkır (a.s.)

6 – İmam Ca’fer-i Sadık (a.s.)

7 – İmam Musa Kazım (a.s.)

8 – İmam Ali er-Rıza (a.s.)

9 – Maruf el-Kerhi (k.s.)

10 – Sırrı Sekati (k.s.)

11 – Ebul Kasım Cüneyd Bağdadi (k.s.)

12 – Ebu Ali er-Rudbari (k.s.)

13 – Ebu Ali el-Katibi (k.s.)

14 – Ebu Osman el-Mağribi (k.s.)

15 – Ebul Kasım el-Gürgani (k.s.)

16 – Ebû Ali Farmedî (k.s.)

17 – Yûsuf Hemedânî (k.s.)

18 – Abdulhâlık Gucdüvânî (k.s.)

19 – Ârif Rivegerî (k.s.)

20 – Mahmûd Fağnevî (k.s.)

21 – Ali Ramîtenî (k.s.)

22 – Muhammed Baba Simasî (k.s.)

23 – Emir Külâl (k.s.)

24 – Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)

25 – Alauddin Attar (k.s.)

26 – Ya’kub Çerhî (k.s.)

27 – Ubeydullah Ahrâr (k.s.)

28 – Muhammed Zahid (k.s.)

29 – Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)

30 – Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)

31 – Muhammed Bâkî Billâh (k.s.)

32 – İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî es-Serhendî (k.s.)

33 – Muhammed Ma’sum es-Serhendî (k.s.)

34 – Muhammed Seyfeddin Serhendi (k.s.)

35 – Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)

36 – Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)

37 – Abdullah Dehlevî (k.s.)

38 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Hàlid-i Bağdâdî Rh.A Hazretleri

39 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Muhammed Kudsi Efendi (k.s.)

40 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Feyzullah Efendi (k.s.)

41 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Edirneli Muhammed Nuri Efendi (k.s.)

42 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Efendi (k.s.)

43 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Mahsenli Ali Efendi (k.s.)

44 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Kutbüzzaman Muhammed Sıddık Haşimi (k.s.)

Nakşibendi Yolunun Hz. Ebubekir Efendimizden Gelen Silsilesi

1 – Fahr-i Kainat Resul-i Kibriya Muhammed Habibullah s.a.v

2 – Hz. Ebubekir radıyallahü anh

3 – Hz. Selman-ı Farisi radıyallahü anh

4 – Kasım bin Muhammed rahmetullahi aleyh

5 – İmam Cafer-i Sadık rahmetullahi aleyh

6 – Mevlana Bayezid-i Bistami r.a.

7 – Mevlana Ebul Hasan Harakani r.a.

8 – Mevlana Ebu Ali Farmedi r.a.

9 – Mevlana Yusuf Hemedani r.a.

10 – Mevlana Abdülhalık Gücdüvani r.a.

11 – Mevlana Arif-i Rivegeri r.a.

12 – Mevlana Mahmud Fagnevi r.a.

13 – Mevlana Ali Ramiteni r.a.

14 – Mevlana Muhammed Semmasi r.a.

15 – Mevlana Emir Külal r.a.

16 – Pir Mevlana Muhammed Bahaeddin Nakşibend r.a.

17 – Mevlana Alaeddin Attar r.a.

18 – Mevlana Yakub Çerhi r.a.

19 – Mevlana Ubeydullah Ahrar r.a.

20 – Mevlana Muhammed Zahid Parisa r.a.

21 – Mevlana Derviş Muhammed Semerkandi r.a.

22 – Mevlana Hace Muhammed İmkenegi r.a.

23 – Mevlana Muhammed Bakibillah r.a.

24 – Mevlana İmam Rabbani Ahmed Serhendi r.a.

25 – Mevlana Muhammed Masum Serhendi r.a.

26 – Mevlana Muhammed Seyfeddin serhendi r.a.

27 – Mevlana Nur Muhammed Bedayuni r.a.

28 – Mevlana Mazhar-ı Can-ı Canan r.a..

29 – Mevlana Abdullah Dehlevi r.a.

30-  Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Hàlid-i Bağdâdî r.a.

31 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Muhammed Kudsi Efendi r.a.

32 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Feyzullah Efendi r.a.

33 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Edirneli Muhammed Nuri Efendi r.a.

34 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Efendi r.a.

35 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Mahsenli Ali Efendi r.a.

36 – Mevlana Eş-Şeyh Es-Seyyid Muhammed Sıddık Haşimi r.a.

HAYATI

Kutbüzzaman Sultânü’l-Ârifin Şeyh Seyyid Muhammed Sıddık Haşimi bin Bekir bin Sıddık bin Bekir bin Mehmed Hazretleri, hicri 1328, miladi 1912 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesi’ne bağlı Büyükteflek Köyü’nde doğdu.

Muhterem dedesi Sıddık Efendi, Sarı Danişmend (Küreciyan) Türkmen Aşireti, Sıddıklı Obasının Sarıçoban Cemaatına bağlı Sıddıklar Sülalesindendir. Babaanneleri, Meryem Hanımefendi ise Karakeçili Türkmen Aşiretinden zamanının kutbuazamı olan Hamza Efendi’nin torunudur. Ayrıca, muhterem anneleri Esma Hanımefendi de, Seyyid Ebul-Kasım Saltuk tarafından kurulan Saltuklu Türk Devleti bakiyesi Mamalu Türkmen Aşiretinden Mamalu Osman Efendi’nin oğlu Ali Efendi ile eşi Ayşe Hanımın kızıdır.

M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin babası Seyyid Bekir Efendi, Büyükteflek Köyü ve civarında mültezim olarak devlet görevi yapmakta iken, 1921 yılında, ülke genelinde otorite boşluğu nedeniyle ortaya çıkan eşkıyalardan Çiçekdağı havalisinde eşkıyalık yapan bir grubun saldırısına uğramış ve onlar tarafından şehit edilmiştir.

Babası Seyyid Bekir Efendinin Şehadeti

Gerçek bir mümin ve yiğit bir insan olan Bekir Efendi, yolunu kesen eşkıya grubunun niyetini anlayınca, elebaşı olan Kart Oğlan’dan iki rekat namaz kılıp dua etmek için müsaade istemiştir. Aslında kendi köylüsü olan ve kendisine husumet besleyen Kart Oğlan sessiz kalınca, atından inerek, Kıble’ye yönelmiş ve namaza durmuştur. Bu yalan dünyada son namazını kılan ve Allahü Teala’ya dua eden Bekir Efendi, Kıble’ye yönelmiş bir halde iken, zalim ve cahil eşkıyalar kendisini sırtından vurarak şehit etmiştir.

Bekir Efendi’nin şehit edilmesi, kendisini çok seven ve saygı duyan yöre halkını derinden etkilemiştir. Eşkıya grubunun kendi köyünden olan elebaşısı Kart Oğlan namındaki eşkıya, bu olaydan kısa bir süre sonra, Seyyid Bekir Efendi’yi çok seven ve ölümüne çok üzülen o bölgedeki görevli yüzbaşı tarafından vurularak öldürülmüştür.

Bu eşkıyanın, kendisinden sonra hayattta kalan tek oğlu da uzun zaman geçmeden öldüğü için, hem soyu kesilmiş hem de evi-ocağı dağılmıştır. Öyle ki, eşkıyanın virane haline gelen evi, bir süre köyün helâsı olarak kullanılmıştır.

O günden beri bu olay, hem Büyükteflek Köyü’nde hem de civar köylerde, ilahi adaletin bir tecellisi olarak değerlendirilmiş ve üzüntüyle anlatılagelmiştir.

Seyyid Bekir Efendi’nin şehadeti sonrasında eşi Esma Hanımefendi, henüz 20 yaşlarında olan büyük oğlu Haşim Efendi ve diğer 6 küçük çocuğu ile birlikte garip ve kimsesiz kalmış, o çileli yıllarda, bin bir zahmet ve meşakkatle çocuklarını büyütmüştür.

M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin çocukluk yılları, ağabeyleri Haşim, Hüseyin Hüsnü ve kardeşleri Süleyman Sırrı, Mehmed Emin ve Hanefi Efendiler ve kızkardeşi Nuriye Hanım ile birlikte Büyükteflek Köyü’nde geçmiştir. Kendileri, diğer kardeşleri gibi ilk eğitimini köyünde almıştır.

M. Sıddık Haşimi Hazretleri, sonraki yıllarda memur olan bazı kardeşleri ile birlikte baba ocaklarından ayrılarak Çiçekdağı ve bitişik komşu ilçe olan Yozgat’ın Yerköy İlçesi’ne yerleşmiştir.

M. Sıddık Haşimi Hazretleri, evliliğini memleketinin köklü bir ailesinden gelen Kezban Hanımefendi ile yapmıştır. Bu evliliklerinden Ali, Muzaffer, Selami, Necati, Ahmet ve bir yaşında iken vefat eden Mesut isminde oğulları olmuştur. Ayrıca Münevver ismini verdikleri bir  kızları olmuş, ancak bu kızları 9 aylıkken vefat etmiştir.

Allahü Teala Hazretleri, kendilerine bir kız evlat daha bahşedince, yeni doğan bu kızlarına da Münevver ismini vermişlerdir. Ne yazık ki, yeni doğmuş olan Münevver de maalesef 6 yaşında vefat etmiştir. Herşeyi hakkıyle bilen Rabbimiz, kendilerine üçüncü defa bir kız çocuğu daha vermiş ve M. Sıddık Haşimi Efendi Hazretleri de bu kızına yine Münevver ismini koymuştur.

M. Sıddık Haşimi Hazretleri, Yerköy’de manifatura dükkânı açmış ve uzun yıllar bu işi yaparak ailesinin geçimini sağlamıştır. Bir dönem Ankara’ya taşınmışlar, ancak birkaç yıl kaldıktan sonra Yerköy’e tekrar dönerek hayatlarının geri kalan kısmını Yerköy’de geçirmiştir.

M. Sıddık Haşimi Hazretleri, küçük yaşlarından itibaren büyük bir aşkla ilim öğrenmeye çalışmıştır. Gençlik döneminde Kayseri’ye giderek oradaki alimlerden klasik dini ilimleri öğrenmiştir. Osmanlı Türkçesini bilen ve günlük yaşamında kullanan M. Sıddık Haşimi Hazretleri, ayrıca, Yerköy’de Şekerci Hoca olarak maruf Şemseddin Hocaefendi’den Arapça’yı öğrenmiştir.

M. Sıddık Haşimi Hazretleri, zâhiri ilimlerle meşgul oldukları bir dönemde ve henüz 18 yaşlarında iken Kırşehir’in Mahsen Köyü’nde yaşayan ve insanları irşad etmekte olan Mahsenli Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, kısa sürede sevgisini kazanıp himmetlerine erişen ve manevi kemalatını tamamlayan M. Sıddık Haşimi Hazretlerine halifelik vermiş, Yerköy ve Çiçekdağı havalisinde, bilhassa, kendisinden sonraki dönemde insanları irşadla vazifelendirmiştir.

M. Sıddık Efendi Hazretleri, derin bilgisi, etkileyici hitabeti, büyük ufku ve bitmez şevki ile çok önemli ve anlamlı hizmetler yapmış ve insanların gönüllerini fethetmiştir. Yerköy’de başlıca Sanayi Camii olmak üzere, çeşitli camilerde fahri imam hatiplik yapmıştır.

M. Sıddık Haşimi Hazretleri, her zaman birleştirici bir maneviyat insanı olmuş; çevredeki Sünni ve Alevi köylerinde insanların aralarını bulmuş, dargınlıkları gidermiş ve müminlerin kardeş olduğunu kendilerine en güzel surette anlatmıştır.

M. Sıddık Efendi Hazretleri, vefat edinceye kadar, yılmaz bir insan olarak, durmadan çalışmış, Allah’ın Dinine yardım etmiştir.  Hayatı boynca, sayısız hayır işinin başlanıp bitirilmesine vesile olmuştur. Örnek vermek gerkirse, memleketindeki birçok cami ve mescidin yapılmasında bizatihi hizmetlerde bulunmuş, fakir ve yetim gençlerin evlendirilmesinde, evi olmayanlara ev yaptırılmasında ve işi olmayanlara iş bulunmasında öncülük yapmıştır.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda, sevkiyat nedeniyle Yerköy’den geçen ve bir süre Yerköy İstasyonunda duraklayan askeri birliklerimiz halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmış, M. Sıddık Haşimi Hazretleri bir tankın üzerine çıkartılarak kendisinden ilçe halkına hitap etmesi istenmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin gönülden gelen, ruhlara ve akıllara hitabeden konuşması hem kahraman asker ve komutanlarımızı hem de orada kendisini dinleyen Yerköy halkını gözyaşlarına boğmuştur. Kendilerinin bu konuşması halen dahi yöre halkının hafızasında yerini korumaya devam etmektedir…

Mahsenli Ali Efendi Hazretlerinin 1951 yılında vefatından sonra Kutbul Aktablık görevi manevi kardeşi olan Köprücü Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine verilmiştir. Mübareklerin 1986 yılında ahirete irtihalleri üzerine de, bu vazife, M. Sıddık Haşimi Hazretlerine tevdi edilmiş, kendileri, 1986 ve 1988 yılları arasında olmak üzere, vefatlarına kadar bu vazifeyi ifa etmiştir.

Mevlana Şeyh M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin, manevi hâlleri ve tasavvufi çalışmalarına ışık tutması açısından bazı hâtıra ve hâllerini kendi ifadeleriyle arzetmek istiyoruz:

SENİN ŞİFAN SIDDIK EFENDİ’DEDİR!

Bir gün evimde olduğum bir sırada bir kaç kişi ziyaretimize geldi. Gelenlerden birisi, ilçemizden tanıdık birisi, diğeri de daha önce hiç görmediğim, ilçemizden de olmayan, yabancı birisiydi.

Kendilerini, “Hoş geldiniz”, diyerek, içeri buyur ettim. Sonra, hemşehrimiz olan kişi, “Hocam, bu arkadaşımızı çarşıda ‘Kendisini ziyaret

etmek istiyorum, evini gösterebilir misiniz?’ diye sizi birilerine sorarken gördüm.. Sonra da alıp evinize getirdim” dedi.

Ben de, bizi ziyarete gelmiş olan bu gence, tekrar “Hoşgeldin, bir isteğin mi vardı, nasıl yardımcı olayım evladım” diyerek söze girdim.

Genç, yaşlı gözleriyle, bana, “Hocam” dedi, “Ben sara hastasıyım, buraya gelmeden bir hafta önce rüyamda, sakallı ve heybetli bir zât gördüm. Bana, “Oğlum, senin hastalığının devâsı Yozgat’ın Yerköy İlçesi’ndeki, “Sıddık Hocaefendi” isimli bir zâttır, git onu bul, ziyaret et” dedi. Sonra, sizin evinizin yerini dahi bana tarif etti, “Hâl’in karşısında oturur, kime sorsan sana evini tarif eder” dedi. Çok güzel hisler içerisinde ve kendimi çok iyi hissederek uyandım. Bu rüyanın ardından derhal Türkiye’ye, sizi ziyarete gelmek için hazırlıklara başladım ve en yakın tarihli uçağa binerek buraya geldim” dedi.

Bunun üzerine, bu hasta olan gencin hastalığının şifaya kavuşması için, özel olarak dua ettik ve yapması gereken birkaç şeyi kendisine izah ettik. Yanımızda biraz daha kaldıktan sonra ziyaretçilerimiz vedalaşarak evimizden ayrıldılar.

Bu olaydan birkaç ay sonra, kendisine dua ettiğimiz gençten bir mektup geldi. Mektubunda, “Hocam, Allah sizden razı olsun, hastalıktan tamamen kurtuldum, dualarınızı beklerim” şeklinde ifadeler yer alıyordu.

Ben de bu mektuba cevap olarak, “Sağlığınızı size bahşeden Allahü Azimüşşan Hazretleridir, teşekkür ve şükran da O’nadır. Bizler, sadece vesileyiz. Bundan sonra, yapman gereken tek şey vardır ki, o da, ölüm erişinceye kadar, düzenli ve devamlı olarak O’na ibadet etmeye çalışmak, helallere ve haramlara dikkat ederek bir hayat sürmektir” muhteviyatında bir mektup kaleme aldım.

Aslında, bu manevi işin temelinde ne vardır, biliyor musunuz, her iki tarafın samimiyeti.. O genç, samimiyetle, tedavi olmak, iyileşmek için yanımıza geldiği içindir ki, biz de, onun için samimiyetle alemlerin Rabbi olan Allah’ımıza yönelebildik.

Hz. İsa aleyhisselam, havarilerine, “Eğer sizler, samimi olarak, dağlara yürü deseniz, dağların gerçekten yürüdüğünü görürsünüz” buyurmuştur. İşte, biz de tam bunu yapmaya çalıştık, samimi olmaya gayret ettik.

Allah, M. Sıddık Haşimi Hazretlerinden ve bütün veli kullarından razı olsun! Bu mübarek şahıslar, gerçekten hem kendi ülkelerinin hem de dünyanın manevi direkleridir. Kendilerinin bir sözü, bu gerçeği en güzel bir şekilde ifade etmektedir:

Oğul, herkes gözünü yumduğu ve uyuduğunda, sarayı korumakla görevli bekçiler, gözlerini açık tutmak mecburiyetindedir. İşte, Allah’ın velileri de, bu dünya sarayının manevi bekçileridir.

ÂŞIKLAR ÖLMEZ

Kutbüzzaman Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri’nin kabirleri vefatından bir sene sonra eşi, çocukları, torunları ve damadının bulunduğu bir heyet tarafından, düzenleme maksadıyla açılmıştır. Kabir açıldığında, mübarek naaşlarının bozulmadığı, ilk günkü gibi durduğu hazır olanlarca müşahede edilmiştir.

Muhterem kızı Münevver Hanımın eşi Seyyid Abdullah Yüksel Efendi, orada bulunanlardan birisi olarak, “Amcamın kabrini açtığımızda kefeninini, kendisini defnettiğimiz gün yağan yağmur tanelerinin düştüğü yerlerin sararttığını gördüm. Bedenini sıvazladığım vakit, mübarek bedenlerinin hiç bozulmadan durduğuna şahit oldum” demiştir.

Bu olay Hak dostlarının cesetlerinin dahi İlahi Kudret tarafından koruma altına alındığının açık bir işaretidir. Rabbimiz, yeryüzündeki vekilleri olan peygamberleri ve velilerinin bedenlerini, toprağa haram etmiştir. Bu sebeple, aradan binlerce yıl da geçse, bu mübarek zâtların bedenlerinin çürümesi söz konusu olmaz. Yunus Emre Hazretleri’nin söyledikleri gibi;

      Aşkın pazarında canlar satılır

      Satarım canımı alan bulunmaz

Yunus öldü deyu selâ verirle

   Ölen beden imiş, âşıklar ölmez!.

AZİMET

Esseyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, 1988 yılında, vefatlarından bir müddet önce, rahatsızlıkları iyice arttığı için hastaneye kaldırılmıştı.

Kendilerinin, hastanede kaldıkları bu günlerde, yanlarında, kısa bir süre refakatçi olarak kalmış olan yeğeni ve de gelini olan Seyyide Meliha Hanımefendi, bir hatıralarını şöyle anlatmıştır:

Kendilerinin hastanede kaldıkları günlerde, Yerköy İlçesi genelinde uzunca bir süredir su kesintisi yapılıyordu. Birgün, amcam ve aynı zamanda kayınpederim olan M. Sıddık Haşimi Hazretleri, hasta yatarlarken, birden bana doğru dönüp, “Meliha kızım, beni kaldır, abdest almam lazım” buyurdular.

Ben de kendilerine, abdest almalarının mümkün olmadığını çünkü suların günlerdir akmadığını, hem aksa bile, kalkmamaları gerektiğini söyledim. Ancak, biraz durduktan sonra, ısrarlı bir ses tonuyla, “Kızım, sen beni kaldır, ben abdest alacağım” buyurdular. Ben de bunun üzerine başka bir şey demedim, koluna girdim ve ağır ağır lavaboya doğru yürüdük. Lavaboya geldiğimizde, ellerini musluğun altına tutarak, Besmele çektiler. Çok ilginçtir, günlerdir kesik olan su, o anda akmaya başladı. Gerçekten hayretler içerisinde kaldım. Bunun bir keramet mi yoksa bir tevafuk (denk gelme) mu olduğunu düşünürken, kayın babam ayaklarını yıkadı.. Abdestlerini tamamlamaları ile de su tekrar kesiliverdi.

O zaman anladım ki, bu aslında, büyük bir kerâmetti. Zira hayatları boyunca, muhterem dedemiz Muhammed Aleyhisselamın gösterdiği şekilde dini yaşamaya çalışmışlardı. O gün de, suyun olmadığı yerde, teyemmüme ruhsat olmasına ve ciddi derecede hasta olmalarına rağmen, azimet göstererek kalkıp su ile abdest almışlardı.”

Bu davranışları, kendilerinin dini yaşamadaki gayretlerini gösteriyordu. Öte yandan, bu davranışı, sağlıklı kimselere ve bizlere, bir ders mahiyetindeydi ve kulluk şuuru ile ibadet aşkının ne olduğuna dair büyük bir misâl teşkil ediyordu.

MANEVİ HACILIK

Yıllardan 1988, mevsimlerden sonbahardı. O yılın, hazân mevsiminin günleri başka bir hüzün yüklüydü. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin Hakk’a yürüyüşüne, sevgiliye olan vuslatına az bir zaman kalmıştı.

Fakat bir taraftan da içlerinde bir sızı vardı. Bu sızı, İslâm’ın şartlarından olan Hacc farizasının yerine getirememiş olmanın sızısıydı. Hayatları boyunca, unutulmuş sünnetleri dahi ifa etmenin gayreti ve şuuru içerisinde olan böyle büyük bir zat için, maddi imkânsızlıklar ve şartların elverişsizliği sebebiyle önemli bir ibâdeti yerine getirememiş olmak çok üzüntü verici bir durumdu.

Bir sonbahar gününde, M. Sıddık Efendi’nin eşleri odaya girdiklerinde M. Sıddık Efendi’nin mübârek gözlerinden yaşlar süzüldüğünü farkettiler.. Bunun üzerine merak ve endişe ile ne olduğunu öğrenmek istercesine kendilerine bakmakta olan eşlerine şunları anlattılar:

“Sen içeri girmeden az önce huzurda ve murâkabe halinde idim, Peygamber Efendimiz aleyhisselâm ile Mahsenli Ali Efendi Hazretleri teşrif ettiler.. Bana:

Hadi Sıddık, Rahmân senin hüznünü gördü, hazırlan, Hacca gideceğiz” buyurdular.

Sonra, beni aldılar ve Hacca, Mekke’ye götürdüler. Orada ihrama girip, Arafat’ta vakfeye durduk ve Kâbe’yi birlikte tavaf ettik. Sen de tam bu halin üzerine geldin..” Sıddık Efendi yaşadığı bu hali anlattıklarında eşleri de kendileri gibi ağlıyordu.

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, bu mânevi Hac’dan çok kısa bir zaman sonra, 16 Kasım 1988 tarihinde Hakk’a yürüdüler. 

MANEVİYAT ORDUSUNUN KUMANDANI

M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin mübarek torunları, yaşadıkları manevi bir hali şöyle anlatmışlardır:

“Bir gün, Yüce Allah’ın manevi huzurunda murâkabe halinde iken, dedem Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerini ziyarete gittim.

Peygamber Efendimiz Aleyhisselam Hazretlerinin zırhı ve miğferinin kendisinde olduğunu gördüm. Sonra, Efendimizin miğferini başıma taktım. O anda, tarifi imkansız ve güzel bir hissiyatın tüm varlığımı kapladığını hissettim.

Bu hal içerisindeyken, dedem yanıma doğru gelerek, “Evladım, zamanı gelince bütün emanetleri sana teslim edeceğim” dedi. Bundan sonra, gözlerimi açarak murakabe halinden çıktım. Bu halin etkisinde iken, dedem Muhammed Sıddık Haşimi hazretlerinin, Rabbimizin görevli kullarından biri olduğunu daha iyi idrak ettim.

Bu yaşanmış manevi halin sıradan bir hal veya rüya olmadığı, kendilerinin Yüce Allah’ın vazifeli kullarından olduğunun bir diğer işareti de, Yerköy’de oldukça sevilen bir insan olan saatçi Rıza Hocaefendi’nin kendisiyle ilgili hatıralarıdır. Saatçi Rıza Efendi, bir hatıralarını şöyle nakletmiştir:

“Rüyamda, Yerköy’de büyük bir ordunun toplandığını gördüm..Merakla orduya bakarken, ordunun herhangi bir kumandanının olmadığını fark ettim. Askerlerden birine, ‘Bu ordunun komutanı kimdir, nerededir’ diye sordum.

Asker bana, ‘Efendim, bu ordunun komutanı Muhammed Sıddık Efendi’dir, birazdan teftiş için buraya gelecektir’ dedi.

Tam bu sırada, Sıddık Efendi Hazretleri, bir at üzerinde uzaktan belirdiler ve ordunun önüne gelince attan inerek, orduya hitap etmeye başladılar. Bundan sonrasını uyandığım için hatırlayamadım. ”

Saatçi Rıza Hoca Efendi, başka bir gün de rüyalarında, Muhammed Sıddık Haşimi hazretlerini, Ebu Eyyüb el-Ensâri Hazretlerinin (r.a.) kendisi olarak görmüşlerdir.

Bu manevi rüyaları, Allah dostlarından bir âlim tarafından şöyle yorumlanmıştır:

“M. Sıddık Haşimi hazretleri, mânâ âleminin büyüklerindendir ve Rabbimizin mânevi ordularının kamandanlarından biridir. Zira kendilerinin hocası olan Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, hayatlarında iken kutbul aktablık vazifesine getirilen kutuplardan birisidir. Mahsenli Ali Efendi Hazretlerinin vefatlarından sonra, manevi emanetler kendisine tevdi edilmiş ve ömrünün son iki yılında kutbul-aktablık vazifesi yapmıştır.

Kendileri hem şerif hem de seyyid olan M. Sıddık Efendi hazretleri, gençliğinden beri Rabbimizin yolunda olmaya azim ve irade etmiştir. Öyle ki, harama bulaşmadıkları gibi harama yaklaştıracak şüpheli şeylerden bile uzak durmuştur.. Şu öğütleri kendisinden bizlere miras olarak kalmıştır:  “Evlatlar, nâmusunuzu Yusuf aleyhisselâmın nâmusunu koruduğu gibi koruyun!..”

Hayatlarını gerçek bir zühd ve takva çizgisinde geçiren muhterem bir zâtın, Allah ve sevdikleri nezdinde yüksek bir makâma sahip olduğu açıktır. Kendileri, Rabbimizin yolunu tercih etmiş ve O’nu anlatmakla, dinine yardım etmekle bir ömür geçirmiştir. Allah’a mensup olmayı tercih etmişlerdir. “Mensubiyet, mesuliyet ister, bedel ister” sözü fehvâsınca, Allah’ın ordusunun hem eri hem de kumandanı olarak mensubiyetin ağırlığını taşımaya ve gereklerini yerine getirmeye çalışmıştır.

Saatçi Rıza Hocaefendi’nin kendisini Ebu Eyyüb el-Ensâri Hazretleri olarak görmesi ise, kendisinin Peygamber Efendimizin manevi sancaktarı olduklarının bir işaretidir.. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ımız cümlemizi kendilerinin şefâatine nâil eylesin… Âmin.”

BİZ SIDDIK’I ASKERDE DE KOLLADIK!..

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin vatani görevlerini yaptıkları döneme ait bazı hatıralarını da aktarmak istiyoruz.

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, askerlikleri süresince de ibadetlerini yapmaya çalışmışlardır. Öyle ki, bir gün, cuma namazına gitmek istedikleri için komutanı hem kendisini hem de diğer askerleri bundan menetmiş ve kendisini odasına çağırmıştır.

İnancı oldukça zayıflamış olan komutan, Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerini, odasına geldikten sonra sırf bu sebepten dolayı azarlamaya ve hakaretler etmeye başlamıştır. Son derece ileri giden ve karşısında esas duruşta olan ama hiçbir tepki vermeyen Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, komutanın, “Cuma’ya ve Cuma namazına sinkaflı küfür etmesi” üzerine, esas duruşunu bozmuş, emrini dinlemeyerek, kendisinin komutan dahi olsa maneviyata ve dine küfür edemeyeceğini, kendisine bu durumda itaat etmesinin mümkün olmadığını haykırmıştır.

Bunun üzerine, komutanı, kendisini hücreye attırmıştır. Komutanına cumaya küfür ettiği için itaati terk eden ve karşı gelen Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, hücrede kaldığı ilk gün, secdeye kapanıp ağlaya ağlaya;

“Allah’ım! Peygamber Efendimiz’in Uhud Harbinde, mübarek dişi kırıldığında, Hz. Cebrâil’in o anda gelerek, isterse o insanları ve beldeyi yerle bir edebileceğini söylediğinde ettiği, ‘Ya Rabbi!. Kavmime hidayet nasip eyle, onlar bilmiyorlar, Hakkı idrak edemediler ve benim Senin elçin olduğumu anlayamadılar, sen onlara acı!..’ şeklindeki duası hürmetine, Hz. Adem’in ‘Allah’ım biz kendi nefislerimize zulmettik..’ duası hürmetine, Hz. Nuh’un ve müminlerin Tufan’daki duası hürmetine, Hz. İbrahim’in ateşe atıldığındaki ‘Allaha sığındım ve o ne güzel vekildir’ duası hürmetine, Hz. İsmail’in kurban edildiği zamandaki duası hürmetine, Hz. Eyyüb’ün hastalığının arttığı günlerde ettiği, ‘Rabbim!.  Benim halim şu ki başıma büyük bir bela geldi; sen (hiç şüphesiz) erhamür-rahiminsin!’ duası hürmetine, Hz. Yunus’un gemiden atıldığında ve yaptığının çok büyük bir hata olduğunu anladığında ettiği, ‘Senden başka ilah yok! Sana arz-ı tesbih ederim! Ben doğrusu zalimlerden oldum’ duası hürmetine, Talut’un ordusundaki müminlerin, Calut’un kendilerinden kat kat fazla bir orduyla karşılarında gördüklerinde ettiği, ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit eyle ve bizi kâfirler güruhuna karşı üstün getir!” duası hürmetine, iyice yaşlanan ve katı kalpli insanların zulmünden ıztırap çekmekte iken dua eden ve oğul isteyen ve kendisine Hz. Yahya’nın müjdesi verilen Zekeriya aleyhisselamın, ‘Rabbim! Beni tek bırakma! Gerçi sen varislerin en hayırlısısın!’ duası hürmetine, mucize olarak yaratılan ve beşikte iken ‘Haberiniz olsun, ben Allah’ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni bir Peygamber yaptı ve beni her nerede olsam mübarek kıldı ve hayatta olduğum müddetçe bana namaz ve zekat tavsiye buyurdu beni valideme hürmetkar kıldı, bir cebbar şaki kılmadı ve selam bana hem doğduğum gün, hem öleceğim gün, hem diri olarak bas’olunacağım (diriltileceğim) gün.. ‘Hem haberiniz olsun’, ‘Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; onun için hep O’na ibadet ediniz! İşte yegâne doğru yol budur!’ diye konuşan Hz. İsa’nın mucizesi hürmetine, 309 yıl mağarada uyutulan Ashab-ı Kehf’in ettiği ‘Ey Rabbimiz! Bizlere tarafından bir rahmet ihsan eyle ve bizim için işimizden bir muvaffakiyet hazırla!’ duası hürmetine, ey Rabbim, sen bana sabır ve anlayış ver, Senin dinine hakaret edip söven bu komutana ya hidayet nasip eyle ya da onu buradan al!” diye dua etmiş ve hadiseyi Allaha havale etmiştir.

Bu hadise üzerine, 2 gün hücrede kalan Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin bu duasının üzerinden bir hafta geçmeden, Cuma’ya ve Cuma namazına hakaret eden komutan, başka bir yere tayin edilmiş ve yerine başka bir komutan atanmıştır.

Yeni gelen komutan, taburdaki tüm askerlere cumaya gitme izni verdiği gibi, Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerini de tabur imamı olarak vazifelendirmiştir. Öyle ki, kendisinin eğitimlere bile katılmasını istememiş, başka kolay görevler vererek rahat bir askerlik yapmasını sağlamıştır.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra, bir asker, Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerine gelerek, kendisini komutanın odasına çağırmış ve başka bir komutanın kendisiyle görüşmek istediğini söylemiştir. Komutanın odasına giren Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, karşısında eski komutanını, görünce şaşırmıştır.

Aradan geçen zaman zarfında, bazı mânevi hâller yaşayan ve mânen ikaz edilen komutan, sırf kendisiyle helâlleşip gönlünü almak ve özür dilemek için geldiğini söyleyerek kendisinden özür dilemiştir. Eşiyle birlikte son derece büyük bir mânevi dönüş yaşadığını ifade eden komutan, kendisinden bir ricada da bulunmuş; evlerine gelerek, kendilerine İslâmiyet’i ve ibâdetleri öğretmesini istemiştir. Bu konuşmaya şahit olan, tabur komutanı da Muhammed Sıddık Haşimi hazretlerine uzunca bir süre izin vermiş, durumu ayarlayabileceğini söylemiştir.

Bunun üzerine önce memleketine gelen ve kısa bir süre dinlenen M. Sıddık Haşimi Hazretleri, yanına İslam Dinini güzel bir şekilde anlatan bir kitap almış ve eski komutanın evine gitmiştir. Bir müddet evlerinde kalan, kendilerine dersler veren, dini ve ibadet hükümlerini anlatan Sıddık Efendi, sonra da komutanına ve eşine memleketinden getirdiği kitabını bırakarak askeri birliğine dönmüştür.

Askerlik bitip terhis olduktan sonra, kendilerini tekrar ziyarete giden ve evlerine misafir olan M. Sıddık Haşimi Hazretleri, komutanı ve eşini son derece güzel bir yaşantı halinde bulduktan ve kendilerine sohbetler ettikten sonra izinlerini isteyerek ayrılmak istemiş, bu arada, kendilerine bıraktığı çok sevdiği kitabını da usulen istemiştir. Komutanı ise, ‘Bu kitabı ağırlığınca altın versen yine sana vermeyiz’ diyerek alıkoymuş, kendileri de aslında usulen böyle söylediğini, kendisinin bir hatırası olarak saklamalarını ifade etmiştir..

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, askerlikleri süresince, asker, komutan, kendisini bilen ve tanıyan tüm insanların, sevgi ve saygısına mazhar olmuştur. Öyle ki, başka bir komutanı kendisine o derece güvenmiş, çevresindeki en emin ve güvenilir bir insan olarak onu görmüş olsa gerek ki, Hz. Yusuf gibi sıddık bir insan olan Sıddık Efendi Hazretlerine, kendi genç kızlarını emanet ederek, acil bir işleri nedeniyle eşiyle birlikte memleketine gitmiştir. Memleketinden dönen komutanı ve eşi kendisine dualar ederek teşekkürlerini iletmişlerdir.

Düşünüldüğünde, bu olayın basit bir mesele olmadığı anlaşılacaktır. Zira asker çağında bir genç olan bir kişiye bir genç kızın teslim edilmesi, ancak kendisinde peygamberlerdeki gibi bir ahlâk ve karakterin bulunmasından dolayıdır. Kendilerinin askerlik hizmeti öncesinde, hocaları tarafından büyük bir ihtimam ile yetiştirilmiş, son derece kâmil bir genç olması insanlara güven ve emniyet vermiştir.

Bu hadiselerle ilgili olarak, M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin hocası, Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, kendilerinin gıyabında, “Biz Sıddık’ı askerde de kolladık!.’ buyurmuşlardır.

Allah’ın velileri işte böyledir. Talebelerini, özellikle, kendilerinin gönüllerinde özel bir yeri olanları, son derece büyük bir dikkat ve ilgi ile himaye ederler ve başarıya ermeleri için kollarlar!..

Ne mutlu Allah’ın velilerine ki, onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Ne mutlu o insanlara ki, Allah’ın, peygamberlerinin ve vârislerinin gönüllerinde yer edinmişler ve birer peygamber ve veli olmuşlardır..

KADINLAR ‘KAP’ GİBİDİR

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, Yerköy’de yaşadıkları dönemde, ilçenin ileri gelen devlet erkânı ile de sohbetler etmekteydiler..

Yine böyle bir sohbetlerinde, sohbette bulunan ve ilçede hâkimlik yapmakta olan bir hâkim, sohbeti gönlü ve aklıyla dinlemek yerine, sürekli itirazlar ediyor, kendince ve alay yollu yorumlar yapıyordu..

Bir ara, İslam’da, erkeklerin (tavsiye edilmese de) dört hanımla evlenebileceklerine dair ruhsattan söz ediliyordu.. Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerini samimi olarak dinlemeyen ve Allah’ın bu hükmünü anlamaya çalışmadan aklınca değerlendirme yapan hâkim bey, ‘Peki niye erkeğe dört eşle evlenme izni var da, hanımlara bu izin verilmiyor, onlar niye aynı anda dört erkekle evli olamıyor, bu adâletsizlik değil midir’, diye itiraz ediyor..

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, hâkim beyden bu sözü duyunca, bulundukları dükkânda çalışan gençten, kendisine bir bardak su, bir bardak kola, bir bardak çay ve bir bardak da ayran getirmesini ister..

Bu dört farklı içeceği de içmek istediğini düşünen sohbet meclisinin meraklı gözleri önünde, hepsinden bir miktarı, temiz bir bardağa doldurur. Bardak, ayran, çay, su ve kola ile dolup rengi karışınca, M. Sıddık Haşimi Hazretleri, hâkim beye sorar:

–          Hâkim bey, bu içecek nedir, söyler misiniz? Hâkim Bey de:

–          Bu bir şey değil ki, hocam, hiçbir şeye benzemiyor!’ der.

Bunun üzerine, M. Sıddık Haşimi Hazretleri, “İşte gördünüz, nasıl bu şey içilecek bir şey değil ve dört içeceğin karışmasından da hiçbir şey olmuyorsa, bunun gibi, kadınlar da, bir kap gibidirler, aynı anda dört erkekle evli olmaları mümkün değildir. Zira çocuğun babasının belli olması gerekir!.” buyururlar..

İnsanların akıllarına ve ruhlarına hitap eden bu misal, hâkim bey ve diğerlerinin çok hoşuna gitmiş ve meseleyi kavramalarını sağlamıştır. Bütün meselelerde olduğu gibi bu mesele de akla ve mantığa uygun bir şekilde anlatıldığı için insanlar ikna olmuştur.

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin hayatı boyunca, önemle üzerinde durduğu konuların başında belki de bu gelmektedir: İnsanların akıllarına ve ruhlarına hitap etmek..

Bu hatıra sebebiyle de, belirtmek isteriz ki, İslam Dini, bilime aykırı ve zıt değildir. Aslında, bilimi de var eden, dini de insanlara bildiren Yüce Allah’tır.. Bu nedenle, dindar olduklarını söyleyip bilimsel meselelere uzak duran veya tepki gösterenler gerçek dindar olamadıkları gibi, bilime iman edip de İslam’ın hükümlerinin bilime uymadığını iddia eden bilim adamları da, ancak, din cahili olan ve İslamiyet’i gerçekten anlamamış ve anlamak için de uğraşmayan kimselerdir.

Öyle ki, bilimin tespit ettiği bir gerçek, dine de uygundur ve İslam’ın kaynağı olan Kitaplar ve Peygamberlerin sözleri de aslında bilimin tâ kendisidir. Bilimin ve medeniyetin öncüleri de esasen, onlardır. Eğer, biz İslam’ı, bilime aykırı görüyorsak bu bizim eksikliğimizdir ve onu anlamadığımızı göstermektedir. Yeter ki, biz insanlar, Allahın dininin ruhunu anlamaya çalışalım, dine hep bir noksanlığını bulmak amacıyla yaklaşmayalım.. Olur ki, kabul etmediğimiz ve mantıklı bulmadığımız âyet ve hükümlerin gayet mantıklı bir açıklaması vardır da biz bilmiyoruzdur.

M. SIDDIK HAŞİMİ EFENDİ, ZAMANININ KUTBUDUR

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin yolunu takip eden bir hanımefendi, bir gün, Yüce Allah’a dua ederek, kendisine M. Sıddık Haşimi hazretlerinin manevi derecesini göstermesini niyaz eder..

Bu duayı ettiği gecenin sabahında, M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin kardeşi Hüseyin Hüsnü Efendinin torunlarından olan beyi, gece rüyasında M. Sıddık Haşimi Hazretlerini gördüğünü anlatır:

“Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerini bütün göğü, ufku kaplamış olarak gördüm. Ayakları ve vücutları başlarına kadar görülürken, mübarek başları Arş-ı Alâ’ya kadar uzanıyordu. Yani ayakları semâda, vücut ve başları Arş’ta idi. Sanki Arş ile dünya arasında bir köprü idiler. Heybet ve azâmetleri, halen gözümün önünden gitmiyor. Başları, tıpkı yüce dağlar gibi, dumanla kaplıydı.. Beyaz renkte ve ayaklarına kadar uzanan manevi bir kıyafetleri vardı ve sağ elinde kılıç veya bir asa bulunuyordu. Ruhuma, mübareklerin derecesinin çok büyük olduğu ve bunu anlamam için bu siluetin gösterildiği, söylendi.”

Eşinden bu maneviyatı dinleyen hanımefendi, kendisine dün gece yaptığı duasından bahsedip büyük bir hissiyatla Allah’a şükretmiş ve “Her ne kadar ben istemişsem de, duam kabul edilip, bir hikmet gereği olsa gerek, eşime, M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin manevi mertebeleri gösterilmiş..Ne mutlu bizlere ki, kendilerinin feyz ve himmetlerine nâil oluyoruz!..” demiştir..

Bu âlem, gerçek ve asli vatanımız olan ahiret âleminin bir örneği ve benzeridir. Bu dünyada yapılan işlerin bir şekilde gerçek âlemde yansıması bulunmaktadır. Mesela, hep birlikte Allah’ı zikreden bir topluluğun, gerçek alemde de zikir yaptığını ehli ilim bilir. Bunun gibi, insanların, özellikle de maneviyatı yüksek peygamber ve velilerin, manevi alemde azametli ve ihtişamlı bir manevi görünümleri vardır.. Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri de bu manevi halleri ile görülmüşlerdir.

AKILLI DEDE

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin yeğenlerinden Seyyid Ayhan Efendinin eşi Şerife Zehra Hanımın bir hatıraları şöyledir:

Günlerce, evde, bir büyüğümüze vereceğim işitme cihazını aradım ama bir türlü nereye koyduğumu hatırlayamadım. Aramalarımdan bir sonuç alamadım.

Bir akşam kendilerinin mübarek torunları ile hal-hatır etmek için görüştüğümde, bu meseleden de bahsettim. Kendilerine, himmet etseniz de bulsam, çünkü annemizin bu cihaza ihtiyacı var, daha yeni almıştık ve çok kaliteli bir cihazdı, dedim.

Kendileri de, sen gece yatmadan önce, 1 Fatiha ve 11 İhlâs Suresi’ni oku ve dedemin ruhu şeriflerine bağışla, yarın da bir kere daha arayıver, inşallah bulursun, dedi.

Aynen kendilerinin söylediği gibi yaptım, yatsı namazını kıldıktan sonra, Fatiha ve İhlâs Surelerini okuyup ruhlarına bağışladım.

Gece rüyamda, Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerini gördüm. 50-55 yaşlarındaki hallerinde idiler, kıyafet ve fesleri ile de bir gaziye benziyorlardı. Sağ ve sol taraflarında iki kişi daha vardı. Daha önce görmediğim bu kişiler, kendisinden biraz geride duruyordu. Hepsi birden bana doğru geliyordu ve sanki evimizin içine, benim odama kadar gelmişlerdi. Aşırı derecede heyecanlandım ve kendilerini karşılamak için yatağımdan kalkmaya çalıştım, hatta yere düşecek gibi oldum ve bu telaşe içerisinde iken de uyandım.

Gördüğüm bu rüya beni ziyadesiyle memnun etti. Zira kendilerini vefat ettiklerinden beri hiç rüyamda görmemiştim. Aynı gece kendisine dua edip ruhuna bağışlar bağışlamaz kendilerini görmem beni çok etkiledi ve duygulandırdı. Kendilerini babam gibi severdim, zaten babam Settar Efendinin de en yakın arkadaşlarından idiler. Birbirlerini çok severlerdi. Bu sebeple kendisi beni çok sever ve kendi çocukları ve yeğenleri gibi görürlerdi, onlardan hiç ayırt etmezlerdi.

Gençlik dönemimde, özellikle, tesettür emrine karşı biraz daha duyarlı olmam için bana yaptığı nasihatleri hiç unutmuyorum. Sürekli yeğeni Sevim Hanım ile beni bu konuda ikaz ederdi. Ne zaman ziyaretlerine gitsek ve başka bir yerde kendileri ile karşılaşsak, bizimle son derece ilgilenir ve bizlere hayır dua ile nasihat ederlerdi.

Kayınpederim Hüseyin Hüsnü Efendinin kardeşleri olan Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, çocukları da oldukça severlerdi. Her zaman yanlarında çocuklara verecek şekerleri olurdu, bunları çocuklara dağıtırlardı. Mahallelerindeki çocukların olduğu gibi bizim çocuklarımızın da “Akıllı Dede” leri idiler. Kadri kıymetlerini şimdi bizler de olgunlaştığımız için daha iyi anlıyoruz. Keşke kendisinden biraz daha feyz alsaydık, daha çok sohbetlerine katılsaydık. Maalesef insanların çoğu gibi biz de gençliğimizde bunları idrak edemedik. Allah derecelerini yükseltsin, bizleri de şefaatlerine mazhar eylesin.

DUVARDAN DÜŞEN TABLO

Esseyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri’nin oğullarından Seyyid Muzaffer Efendi, babasının vefatıyla ilgili bir hatıralarını bizlerle paylaşmıştır:

1988 yılıydı, Kasım ayının 16’sı idi.. Bir sonbahar günü Avusturya’daki evimizde ailece otururken, ansızın karşımdaki duvarda asılı olan tablo yere düştü.

Tabloyu yerden kaldırırken bir an üzerindeki ayet dikkatimi çekti. Tabloda, Bakara Suresi’nin 156. ayeti yazıyordu:

اَلَّذٖينَ اِذَا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌ قَالُوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Elleżîne iżâ esâbet-hum musîbetun kâlû innâ lillâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn

Onlara bir musibet geldiğinde: “Biz Allah’a aitiz ve elbette O’na döneceğiz” derler.

Tabloyu yerden kaldırıp duvara asmıştım ki, evimizdeki telefon çaldı. Telefonu açtığımda, küçük kardeşim Necati ağlıyordu ve bana: “Abi, babam Hakk’ın rahmetine kavuştu” dedi. O zaman anladım ki, o tablonun düşüşü bize babamın vefatını işaret etmişti.

Hayatını, Kuran-ı Kerim’e ve Allah’ın dinine adamış olan bu kudsi yüreği, vefatında da Kuran-ı Kerim yalnız bırakmamıştı. Sanki bir vefa örneği olarak, bu yüce kâmetin Rabbine olan yürüyüşünü, oğullarına, ailesi ve torunlarına müjdelemişti.

Muhammed Sıddık Efendi her katıldıkları taziyede, Bakara Suresi’nin 151 ila 156. ayetlerini okurlar ve ardından bu ayetlerin ne mânayâ geldiğini hazır olan cemaate anlatırlardı. Kendilerinin en büyük amaçlarından birisi, Kuran-ı Kerim’i sadece okumak değil, insanlara ayeti kerimelerde anlatılan ilahi vahyin ne olduğunu açıklamak ve bunun önemine dikkat çekmekti..

Alemlerin Rabbi olan Allah’ımız, A’raf Suresi’nin 204. ayet-i kerimesinde bu hususa işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Ve-iżâ kuri-e-lkur-ânu festemi’û lehu veensitû le’allekum turhamûn

Kur’an okunduğu zaman dinleyin ve anlamaya çalışın umulur ki merhamet olursunuz.

Bu ayeti kerimede de açıkça beyan edildiği üzere, Rahman olan Rabbimiz, sadece Kuran’ı dinlemeyi emretmiyor aynı zamanda onun idrarakine varmayı ve anlamaya çalışmayı da kullarından istiyor.

M. Sıddık Haşimi Hazretleri de hayatını bu şuurla yaşamış, Kuran-ı Kerim’in idrakine varmıştı. Her zaman, Kuran’ın mücevherattan sözlerini kendi sözlerine tercih etmiştir.

Kendileri, Hz. Aişe validemizin Sahabe-i kirama vermiş olduğu cevapta olduğu gibi : “Hz. Muhammed’in ahlakı Kur’an idi” sözünü, kendine baş tacı etmiş biri olarak, ahlakını, Kuran’a göre tanzim etmiş, mübarek cedleri Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselamın “Alimler peygamberlerin varisleridir.” sözüne mazhar olmuşlardır..

VEFATI

Dualarıyla sayısız insanın sağlığına kavuşmasına vesile olan, yaşlı, genç, hatta çocuk herkesin gönlünü kazanan Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, tam bir gönül ve maneviyat eri olarak, tertemiz ve hizmet dolu bir hayat sürmüş, miladi 16 Kasım 1988, hicri 6 Rebiülahir 1409 tarihinde, kendisini sevenleri üzüntü içerisinde bırakarak, en büyük dostu Rahman’a kavuşmuştur. Mübarek naaşları, Yerköy şehir mezarlığındaki aile kabristanına defnedilmiştir.

Kendilerinin vefatı sonrasında, Çiçekdağı eski müftülerinden Hasan Basri Efendi, “Yerköy Yerköy olalı böyle bir Allah dostu görmedi” şeklinde duygularını ifade etmiştir. Ruhları şâd olsun, Allahü Teâlâ Hazretleri şefâatlerinden bizleri mahrum eylemesin!. Âmin.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s